KadınPod’un 28. bölümünde, Türkiye Cumhuriyeti’nin öncü yazar ve gazetecilerinden biri olan Suat Derviş’in yaşamını anlatıyorum. Kaleminden ve politik görüşlerinden taviz vermeyen Derviş’in hikayesi, birçok önemli ismi de içinde barındırıyor.
Bu yazıyı podcast olarak dinlemek için:
SUAT DERVİŞ
“kadın olmaktan utanmıyorum, yazar olmakla da iftihar ediyorum” diyor Suat Derviş. Bugün böyle bir cümle duysak şaşırırız. Neden kadın ya da yazar olmaktan utanılsın? Fakat Türkiye’nin öncü gazeteci-yazarlarından biri olan Suat Derviş’in büyüdüğü ve kariyeri için ilk adımlarını attığı dönemde, şartlar hiç bugünkü gibi değildi. Cesaret isteyen bir işti. Erkeklerle dolu edebiyat dünyasında, bir kadın olarak kendi yazılarıyla var olabilmişti. Yine erkeklerle dolu olan siyasi partilerin birinde, bir kadın olarak fikirlerini çekinmeden söyleyebilmişti. Osmanlı burjuvası sayılan, varlıklı bir ailenin konağında başlayan hayatı, içinde doğduğu ekonomik sınıfa türlü eleştiriler getirmeye başlamasıyla birlikte gitgide daha da zorlaşmıştı. Fakat her türlü zorluğa rağmen, cesaretle yürüdüğü yoldan hiç vazgeçmemişti.
Nâzım Hikmet’in “Bir kere eğemedim bu kadının başını” diyerek dizelerine taşıdığı bu güçlü kadını en güzel anlatan sıfatlardan biri de Baş Eğmeyen Kadın olarak kalmıştı. Hazırsanız, hayatını biraz daha yakından inceleyelim.
Doğum senesi birçok kaynakta farklılık gösteren Suat Derviş, 1901-1905 seneleri arasında İstanbul’da dünyaya geliyor. Ailesi kendisine Suat adını vermesine rağmen, nüfus müdürlüğünde erkek ismi olduğu gerekçesiyle değiştirilmesi isteniyor. Bunun üzerine ismi, resmi kayıtlara Hatice Saadet olarak geçiyor. Prof. Dr. İsmail Derviş ile Hesna Hanım’ın kızı olan Derviş’in çocukluğu, büyükanne ve büyükbabasına ait olan Çamlıca’daki köşkte geçiyor. ‘’Osmanlı aydınları’’ olarak görülen bir aileden geliyor. Dedesi, ünlü kimyager Müşir Derviş Paşa, Osmanlı İmparatorluğu tarafından Avrupa’ya eğitim için gönderilen ilk öğrencilerden biri oluyor. Ailenin dostları arasında Nâzım Hikmet gibi önemli isimler de bulunuyor.
Kelimenin tam anlamıyla kitap kurdu olan Derviş, çocuk yaşlarından itibaren okumaya ve yazmaya merak salıyor. Henüz yedi yaşında iken Çamlıca Perisi adlı ilk romanını yazıyor. Evde aldığı özel eğitim süresince Fransızca ve Almanca öğreniyor. Sonrasında Kadıköy Numune Rüştiyesi ve Bilgi Yurdu’nda ortaöğrenimini tamamlıyor. Yayınlanan ilk eseri, 1918 yılında kendisi 13 yaşındayken basılan Hezeyan başlıklı şiiri oluyor. Şiirin yayınlanma hikayesi de oldukça ilginç. Çocukluk arkadaşı Nâzım Hikmet, Derviş’in haberi olmadan şiiri Alemdar Gazetesi’ne yolluyor. Gazete de oldukça beğenerek şiiri yayınlıyor. O sıralarda on beş yaşında olan Suat Derviş, Türk edebiyatının önemli yazarlarından Mehmed Rauf tarafından edebiyat dünyasına takdim edilerek, gençliğine rağmen hassas bir ruha sahip ve olgun bir yazar olarak tanıtılıyor. Tüm bunların sonucunda, oldukça genç bir yaşta Osmanlı İmparatorluğu’nda basının ve siyasetin merkezi olarak görülen Babıali’ye ilk adımını atmış oluyor.
Suat Derviş ve Nâzım Hikmet dendiğinde ayrı bir parantez de açmak gerekiyor. Bazı kaynaklara göre hayatları boyunca çok sıkı dost olarak kalmış olsalar da, birçok kaynağa göre de Nazım Hikmet Suat Derviş’e karşı yoğun hisler beslediği halde bu hislerine karşılık bulamıyor. Hatta, Gölgesi isimli şiirini de bu duygularla yazıyor. Dilerseniz şiirin belli kısımlarını da okuyayım, hangisi olduğuna siz karar verin;
Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını
Bir kere eğemedim bu kadının başını
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme
…
Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım
Ben ki, bir çok kereler kırılmışım, kırmışım
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı
Birden onun yüzüne haykırmak ihtiyacı
Alev, alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim
Yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim
Evet, dediğim gibi karar sizin. Biyografik anlatıma geri dönüyorum.
1921’de, 16 yaşındayken ilk romanı Kara Kitap basılıyor ve kitap oldukça ses getiriyor. Özellikle, duyguyu okura aktarma yeteneğinden ötürü övgüler almaya başlıyor. Gerçekçi ve toplumsal edebiyatın öncü isimlerinden biri olarak ünlenmeye başlıyor. İsmi git gide duyulmaya başlandığında, gazetecilik kariyerine de adım atıyor. Alemdar Gazetesi adına röportajlar yapmaya başlayan Derviş, yabancı dillere hakimiyetinden dolayı Lozan Konferansını takip etmeleri için gönderilen gazeteciler arasında yer alıyor ve yurtdışına haber takibine gönderilen ilk Türk kadın gazeteci ünvanını alıyor. İlk romanının ardından, 1923 yılında Hiç Biri ve Ne Ses Ne bir Nefes, 1924’de Bir Buhran Gecesi, Fatma’nın Günahı ve Emine adlı romanları peş peşe yayınlanmaya başlıyor. Bu yıllarda, eserleri Fransızca ve Almanca’ya da çevriliyor. Bazı kaynaklara göre, eserleri Fransızca’ya çevrilen ilk Türk yazar oluyor. Sonraki dönemde, Alemdar’dan ayrılarak geçtiği İkdam gazetesinde kadın sayfaları hazırlamaya, özellikle kadın hakları konusunda çeşitli haberler yapmaya başlıyor.
1927 yılında, kız kardeşiyle birlikte, konservatuvar eğitimi almak için Berlin’e gidiyor. Bir süre sonra, edebiyata duyduğu ilgi nedeniyle Berlin Üniversitesi’nde Edebiyat bölümüne devam etme kararı alıyor. Öğrencilik zamanlarında da, Berlin’deki çeşitli gazete ve dergilerde yazı hayatını sürdürmeye devam ediyor. 1932’de babasının ölümü üzerine, okulundan mezun olamadan Türkiye’ye geri dönmek zorunda kalıyor. Dönüşünün ardından Son Posta, Vatan, Cumhuriyet, Gece Postası, Tan, Haber ve Son Telgraf gibi gazetelerde çalışmaya başlıyor, birçok makale ve röportajı yayınlanıyor. 1936 yılında Montrö Konferansı’nı takip etmekle görevlendiriliyor. 1937 yılında ise sol görüşe yakın Tan gazetesi, bu sefer kendisini Rusya’daki politik ortamı takip etmekle görevlendiriyor. Rusya’da geçirdiği dönemde, Sosyalist Gerçekçilik akımından etkilenmesi hayatını şekillendirecek bir dönüm noktası oluyor. Gözlemleri Tan Gazetesi’nde yayınlanmaya başlandığında, hakkında iftiralar atılmaya, hakaretler edilmeye başlanıyor. Kader mi denir bilinmez ama, çocukluk arkadaşı ve kadim dostu Nâzım Hikmet, nasıl “vatan haini” ilan edildiyse, kendisi de aynı şekilde suçlamalara maruz kalıyor.
Yazarlığından ve kadınlığından vurulmaya çalışılan Suat Derviş, o dönem hakkında yapılan eleştirilere şu yanıtı veriyor; “Eğer acıdıkları unvan, yazarlık unvanıysa yook baylar!.. Ona ilişemezsiniz, bunu bana kimse babasının kesesinden rüşvet, iane, sadaka veya taltif makamında vermedi. On altı yaşımdan beri, tam on altı sene çalışarak onu kazandım. Hem de nasıl çalışarak. O unvan benim yegâne servetim, biricik iftiharım ve ekmeğimdir.”
1937 yılında yayınlanan Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır adlı eserine kadar yayımladığı yapıtlarını beğenmediğini söyleyen Suat Derviş’in eserlerinde toplumsal konuları ele almasını sağlayan başlıca etkenlerden birinin erken yaşta başladığı gazetecilik olduğunu söyleniyor. Kendisi de bunu kabul ederek şöyle söylüyor; “Gazetecilikte yaptığım röportajlar, beni hayatın gerçekleriyle çok karşı karşıya getirdi. Ben gazeteci olduktan sonra gerçekçi eserlerimi yazmaya başladım.”
1940’lı yılların başında, Türkiye Komünist Partisi’nin genel sekreteri, Mustafa Kemal Atatürk’ün teyzesinin oğlu Reşat Fuat Baraner ile tanışıyor. Üç başarısız evliliğin ardından, sonunda aradığı aşkı bulan Derviş, bir yıl sonra Reşat Fuat Baraner ile evleniyor. Birlikte Yeni Edebiyat dergisini çıkartmaya başlıyorlar. Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Sabahattin Ali gibi birçok önemli ismin eserleri bu dergide yer alıyor. Derviş, Yeni Edebiyat hakkında Behçet Necatigil’e yazdığı mektubunda, gazetenin edebiyata katkısını ne kadar önemsediğini şu sözlerle ifade ediyor: “1941’de Yeni Edebiyat adlı, haftalık bir gazete çıkardım. Bugün Türk Edebiyatının en sevilen romancısı Orhan Kemal’in ilk hikâyesini bana gelen amatör yazıları arasında ben seçtim. Birçok kalburüstü şair ve edipler, en evvel, Yeni Edebiyat’a yollanan heveskâr yazıları arasında seçilmiş ve Türk Edebiyatına devredilmiştir.”
Anılarından ve gezilerdeki izlenimlerinden yola çıkarak 1944 yılında kaleme aldığı Niçin Sovyet Rusya’ya Hayranım? başlıklı yapıtıyla tartışmaların odağı hale gelen Suat Derviş, aynı yıl eşi Reşat Fuat Baraner’le birlikte Türkiye Komünist Partisi davası sanığı olarak tutuklanıyor. Eşinin 8 seneye yakın hapis cezası almasının üstüne, o dönemde Derviş’in yaşadığı en acı deneyimlerinden biri sorgulamalar esnasında bebeğini düşürmesi ve ardından sekiz ay hapis cezasına çarptırılması oluyor. Hapisten çıktıktan sonra da iş bulmakta oldukça zorlanıyor. Hiçbir yayınevi eserlerini yayınlamak istemiyor. Bu sebeple; Emine Hatip, Saadet Hatip gibi takma isimler kullanarak yazmak zorunda kalıyor. Yapılan yargılamalar sonucunda, eşinin tekrardan yedi yıllık hapis cezasına mahkum edilmesinin ardından, 1953 senesinde Türkiye’yi terk ederek Fransa’ya ablasının yanına gidiyor. Ankara Mahpusu adlı romanını burada yazıyor. Ankara Mahpusu, ablası Hamiyet Hanım’ın çevirisiyle, 1957’de yayınlanıyor. Suat Derviş’in Fransa’dayken yazdığı bir diğer romanı ise Fosforlu Cevriye oluyor.
Toplumsal normlara göre “ahlaksız” sayılan, ancak sevdiği ve kendini yeniden tanımlamasına neden olan erkek uğruna canını feda eden bir kadın olarak kurgulanan Cevriye, Fatmagül Berktay’ın da dediği gibi “kendine özgü bir ahlakı” olan “bir özgürlük ve sevda simgesi”ne dönüşüyor. Türk edebiyatın önde gelen kalemlerinden biri olmasına rağmen, politik görüşleri sebebiyle edebiyat dünyasından tabiri caizse ambargo yiyen Suat Derviş’in bir bakıma önündeki tüm engelleri yıkıp geçtiği eseri Fosforlu Cevriye oluyor. Cevriye karakteri, 1959’da ilk olarak Neriman Köksal tarafından, 1969’da ise tekrar çekilen filmde Türkan Şoray tarafından canlandırılıyor. 1972’de tiyatroda sahneye koyulduğunda ise, Cevriye’yi canlandıran isim Gülriz Sururi oluyor.
Suat Derviş, 1963 yılında eşinin serbest bırakılması üzerine Türkiye’ye geri dönüyor. Fakat kavuşmaları çok uzun sürmüyor. Reşat Fuat Baraner, geçirdiği kalp krizinin ardından 1968’in Ağustos ayında hayatını kaybediyor. Suat Derviş, 1970’te iki gözünde de ciddi sağlık problemleri ortaya çıkana kadar yazmaktan ve mücadelesinden hiç vazgeçmiyor. Moskova’da tedavi olup geri döndükten sonra, Neriman Hikmet ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği’ni kuruyor. En bilinen sözlerinden birini de derneğin toplantıları esnasındaki bir olay üzerine söylüyor. Toplantıda ‘’TKP Genel Sekreteri Reşat Fuat Baraner’in eşi’’ olarak takdim edildiğinde, ‘’Ben yazar Suat Derviş’im. Kimsenin karısı olarak yâd edilemem.’’ cevabını veriyor.
12 Mart Askeri Muhtırası’nın ardından hükümet devrilince, 11 ilde sıkı yönetim ilan ediliyor. Öğrenci liderleri, aydınlar, gazeteciler ve yazarlar da dahil olmak üzere yüzlerce kişi gözaltına alınıyor. Kendisinin Şişli’deki evi de, polisler tarafından sürekli gözetim altında tutulmaya başlanıyor. Bu dönemde, bazı devrimci gençleri evinde sakladığı suçlamasıyla tekrar göz altına alınıyor. Hatta, birçok kaynağa göre o dönem kendisinin evinde saklanan gençlerden birinin de Deniz Gezmiş olduğu söyleniyor. Hayatının son dönemi gözaltı ve suçlamalar eşliğinde geçen Suat Derviş, 23 Temmuz 1972 tarihinde İstanbul’daki Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nde yaşama veda ediyor.
Evet, bir hayat hikayesinin içinde Türkiye tarihi için oldukça önemli olan ne kadar çok olayı ve ismi andık. Tam da bu yüzden, anlatmaya değer bir hikaye zaten. Her türlü zorluğa rağmen, olmak istediği noktada var olmaya çalışan, baş eğmeyen bir kadının hikayesi. Hangi siyasi ideolojiye yakın olduğunuz fark etmeksizin, erkeklerle dolu masalara kendi sandalyesini çekebilen ve kalemini asla bırakmayan bu cesur kadından ilham alacağınıza eminim.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
KAYNAKÇA
https://web.archive.org/web/20160319045851/http://tr.writersofturkey.net/index.php?title=Suat_Derviş
http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/suat-dervis
https://tr.wikipedia.org/wiki/Suat_Derviş#cite_note-sahin-8
https://m.bianet.org/biamag/kadin/185257-suat-dervis-kimsenin-karisi-olarak-yad-edilemem
YORUM YAPILMAMIŞ
YORUMUNUZU GÖNDERİN