KadınPod #19 | Leyla Erbil

KadınPod’un 19. bölümünde, hem Türkiye’den Nobel’e aday gösterilen ilk kadın yazar Leyla Erbil’in yaşamını anlatıyor hem de Ahmed Arif’in kendisine yolladığı mektuplardan yola çıkarak, Sevgililer Günü öncesinde biraz sevgi üzerine konuşuyorum.

Bu yazıyı podcast olarak dinlemek için:


LEYLA ERBİL

‘’Biz ne olacağız? Bizim yaşadıklarımız ne olacak? Hiç yaşamamış mı sayacaklar bizi?’’ diye sormuş Tuhaf Bir Kadın adlı kitabında Leyla Erbil.. Üstelik hiç de yaşanmamış sayılabilecek bir hayat değil kendisininki. Özgün kalemiyle edebiyatımıza 13 eser kazandırmış, Türkiye’den Nobel’e aday gösterilen ilk kadın yazar olmuş, adaylığı sırasında insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu bir aydın olarak takdim edilmiş. Aynı kitabında, ‘’Sevilmek iyi edermiş insanları, Ben hiç mi sevilmedim?’’ diye de sormuş. Ölümünün ardından, 2013 yılında Ahmed Arif’in kendisine yazdığı mektuplar ‘’Leylim Leylim’’ adıyla yayınlandığında, Ahmed Arif’in birçok şiirini, özellikle de ‘’Hasretinden Prangalar Eskittim’’ şiirini Leyla Erbil’e olan aşkından esinlenerek yazdığı ortaya çıkmış. Hatta sonrasında Leyla Erbil nasıl bu soruyu sorabilmiş, nasıl böyle düşünebilmiş diye tepki gösterenler de olmuş.

Hazırsanız hem bu güçlü kadını tanıyalım, hem de Sevgililer Günü öncesinde aşk denilince akla gelen ilk dizelerin esin kaynağı olan mektuplaşmalar üzerinden sevgi hakkında konuşalım.

Edebiyatımızın önde gelen hikâye ve roman yazarlarından biri olan Leyla Erbil, 12 Ocak 1931’de İstanbul Fatih’te dünyaya geliyor. Çocukluğu, İstanbul’un Fatih ve Beşiktaş ilçelerinde geçiyor. Esma Sultan İlkokulu’nda öğrenim hayatına başlayan Erbil, lise eğitimini Beyoğlu Kız Lisesi ve Kadıköy Kız Lisesi’nde devam ettiriyor. İlk kısa öykü ve şiirlerini de bu yaşlarda yazmaya başlayan Erbil, 1950 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümüne giriyor. 1953-1955 yılları arasında İskandinav Havayolları’nda sekreter olarak çalışmaya başlıyor.

1954 yılında Mehmet Erbil’le evleniyor. Çiftin 1955’te Ankara’ya taşınmasıyla birlikte, Leyla Erbil bir anda kendisini sanatçı ve entelektüellerden oluşan bir grubun arasında buluyor. Sonrasında, 1956-1957 yılları arasında Ankara Devlet Su İşleri’nde çevirmen ve sekreter olarak çalışıyor. İlk kısa öyküsü olan Uğraşsız da bu dönemde Seçilmiş Hikayeler dergisinde yayınlanıyor. Daha sonra birçok edebiyat dergisinde öyküleri yayınlanmaya devam ediyor.

1957 yılında İzmir’e taşınan Erbil ailesinin 1960’ta kızları Fatoş dünyaya geliyor. Leyla Erbil, bu sene aslında hem ilk çocuğunu hem de ilk hikâye kitabı Hallaç’ı dünyaya getiriyor. Erbil’in İzmir’de İstanbul ve Ankara’daki gibi entelektüel bir ortamı bulamaması sebebiyle İstanbul’un Teşvikiye semtine taşınmaya karar veriyorlar. 1961’de Türkiye İşçi Partisi’ne katılan Leyla Erbil, Fethi Naci, Edip Cansever ve Ahmet Oktay’la birlikte partinin Sanat ve Kültür Bürosu’nda çalışmaya başlıyor.

1968’de ikinci öykü kitabı Gecede yayınlanıyor. 1970 yılında Türkiye Sanatçılar Birliği’nin ve 1974’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kurucuları arasında yer alıyor. 1971’de ilk romanı Tuhaf Bir Kadın, 1977’de bir diğer öykü kitabı Eski Sevgili yayınlanıyor. 1979 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde Iowa Üniversitesi’nin onursal üyesi seçiliyor ve Center for American Culture’ın davetlisi olarak Uluslararası Yazarlar Atölyesi’ne katılıyor, burada Türk edebiyatı üzerine bir seminer veriyor.

İkinci romanı Karanlığın Günü 1985 yılında yayınlanıyor. Bir sene sonra, Türk edebiyatının değerli kalemlerinden, yakın arkadaşı Tezer Özlü hayatını kaybediyor. Arkadaşına verdiği sözü tutan Leyla Erbil’in Tezer Özlü’yle birlikte tasarladıkları üçüncü romanı Mektup Aşkları, Özlü’nün anısına 1988’de yayınlanıyor. Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar isimli kitap ise 1995 yılında yayınlanıyor.

Leyla Erbil, bu kitabın önsözünde dostluğa verdiği değeri şu sözlerle dile getiriyor; ‘’Özverinin, kardeşlik duygusunun silinip, kullanmanın, çıkar ilişkilerinin egemen olduğu bir dünyada dostlar olmadan ne yapardık bilemiyorum.’’

90’lar boyunca hem yazınsal üretimiyle hem de siyasi duruşuyla göz önünde olan Leyla Erbil’in 1996 yılında F-tipi cezaevleri ve açlık grevlerine dikkat çekmek için yayınladığı bildiriye, yüz kadar şair ve yazar imzasını atıyor. Ardından, 1999’da genel seçimlerde Özgürlük ve Demokrasi Partisi’nden milletvekili adayı oluyor, fakat seçimlerden sonra parti üyeliğinden ayrılıyor.

Sonrasında, 1998 yılında Zihin Kuşları ve 2001 yılında ise Cüce isimli kitapları yayınlanıyor.

Cüce kitabında şöyle bir bölüm yer alıyor; ’’…yalnızlığı kabul edemedin mi? dostun kimdi senin? bekliyorsun, sürekli bekleyişleri art arda ekliyorsun; seni seyrediyorum ve ses etmiyorum çünkü bekleyişin süslü bir imparatorluğu vardır. umut silinene kadar güçlü bir direnişle dikilirsin tahtında. sonra düşüş başlar. başladığın yere dönüş…’’

Leyla Erbil, eserlerinde geleneksel edebi yazım tarzına ve tekniklerine karşı zengin ve deneysel bir kelime haznesi kullanarak, kendine özgü bir noktalama işareti sistemi geliştirerek ve söz dizimi kurallarını değiştirerek edebiyatın olanaklarını genişletmeye ve dilin sınırlarını zorlamaya çalışan bir yazar. Yeni bir edebi dil ve biçim oluşturmaya çalıştığı eserlerinde genellikle orta sınıf ahlakı, bireyleşme, kadın-erkek ilişkileri ve kadının toplum içerisinde bulunduğu konum üzerine yazıyor. Özellikle, bireyin iç dünyasıyla toplumun gerilimli ilişkisini ele alıyor. Eserlerinde psikanaliz yöntemlerinden faydalanan Erbil; din, aile ve okuldan yola çıkarak zaman zaman toplumsal tabulara da meydan okuyor.

Türkiye PEN Yazarlar Derneği, Leyla Erbil’i 2002 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösteriyor ve kendisini şu şekilde takdim ediyor; “Türk diline ve edebiyata egemenliği, yapıtlarında kendine özgü bir dil yaratarak oluşturduğu özel dünya ve bu dünyanın evrenselliği, sanata katkısı olduğu kadar, aynı zamanda sokaktaki insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu bir aydın tavrıyla aday gösterilmiştir.’’  Ve bu adaylığın ardından Leyla Erbil, Türkiye’den Nobel’e aday gösterilen ilk kadın yazar oluyor. Eserleri Almanca, İngilizce, Fransızca, Kürtçe ve Rusça dillerine çevriliyor.

2005 yılında Üç Başlı Ejder, 2011’de ise Kalan adlı kitapları yayınlanıyor. 2013’te PEN Kısa Öykü Ödülü’ne şu cümlelerle layık görülüyor: “Edebiyat alanındaki olağanüstü eserleri, laik ve demokratik bir Türkiye yönündeki mücadelesi için bir şükran ifadesi olarak 2013 PEN Öykü Ödülü’nü usta yazarımız Leyla Erbil'e sunmaktan kıvanç duyuyoruz. Yaratıcılığını bugüne dek aydın sorumluluğu ve hiç eksilmeyen gençlik coşkusuyla beslediği için kendisine teşekkür ediyoruz.”

Aynı sene son romanı Tuhaf Bir Erkek yayınlananan Leyla Erbil, 19 Temmuz 2013’te 82 yaşında İstanbul’da vefat ediyor. Ahmed Arif’le mektuplaşmalarını içeren Leylim Leylim: Ahmet Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar kendisinin isteği üzerine vefatının ardından yayınlanıyor.

Kitabın arka kapak bilgisinde şu cümleler yer alıyor; ‘’Ahmed Arif'in Leylâ Erbil'e gönderdiği mektuplardan oluşan bu kitap, edebiyat tarihçilerimize kuşkusuz önemli bilgiler sunmayı vadediyor. Yazıldıkları dönemin entelektüel ve yayın ortamını, Ahmed Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve en çok da aşkını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.’’


Leyla Erbil ve Ahmed Arif

Ahmed Arif ve Leylâ Erbil ilişkisinin üzerindeki sır dolu perdeyi aralayan şey bu mektuplar oluyor. 1954-1957 yılları arasında ve en son 1977'de olmak üzere 60'ın üzerinde mektup gönderiyor Ahmed Arif. Leyla Erbil'in son romanı ''Tuhaf Bir Erkek''i bitirdikten sonra mektupları yayımlamaya karar verdiği ve sonrasında Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal'ın da izni alınarak kitaplaştırıldığı biliniyor. Leyla Erbil’in yazmış olduğu mektuplar nerede diye sorarsanız, Leylim Leylim kitabının giriş yazısında kendisinin yazmış olduğu mektupların akıbetinin bilinmediğini belirtiliyor.

Leylim Leylim kitabı, ilk bakışta bir sevgiliye yazılmış aşk mektupları gibi gözükse de, üst düzey edebi bilgi paylaşımı ve bir o kadar samimi dostluk da içeriyor aslında. Ahmet Arif’in her mektupta Leyla Erbil’e hitap şekli değişiyor. “Leylâ Zalim Leylâ!, Leylim, Leylam-Leylam, Kardeş Çocuk, Dost, Canım Kardeşim, Canım, Çok Aziz ve Biricik Dost” gibi birbirinden farklı hitaplarla başlıyor mektuplarına.

Leylâ Erbil’e yakarışları, çoğu zaman bir sevgiliye yakarış olarak yorumlanıyor. Zaman zaman mektuplarının karşılıksız kalmasına, geç cevap gelmesine ya da hiç gelmemesine isyan ediyor ama yine de büyük bir saygı ile bekleyişini sürdürüyor. Aşkını dile getiriyor, “Suskun, uzanmış seni yaşıyorum.” diyor. İmkansızlığı biliyor, bunu “Aslında benim senden kopamayışım, sensiz dünyayı hafif buluşumdur bütün mesele!” şeklinde ifade ediyor. Hayranlığını gizlemiyor, Leyla Erbil’i kendisine “bir havan, bir tutumun var ki âb-ı hayata bile değişmem. Yiğit, rahat, dobrasın.” diye anlatıyor.

Birçok eleştirmen, Leylâ Erbil’e yazmış olduğu mektupları okuduktan sonra Ahmed Arif’in hayattayken yayınlanmış tek şiir kitabı olan Hasretinden Prangalar Eskittim’i okumanın daha anlamlı hale geldiğini söylüyor. Sevda, isyan, direniş ve özlem dolu birçok dizenin muhatabının kim olduğu bilerek okumak okuyucuya daha büyük bir haz veriyor. Bazılarını da böyle görkemli bir aşkın karşılıksız kalması oldukça sinirlendiriyor. 31 Aralık 1956 tarihli mektubunda “beni hiç sevmedin” diyor Ahmed Arif.

Aynı zamanda, birçok şiirini yayınlanmadan önce mektuplarında yazarak Leyla Erbil’le paylaşıyor. Örneğin “Suskun” şiirindeki yeşilin bildiğimiz yeşil değil, Leylâ Erbil’in göz rengi olduğu ve Leylâ Erbil’e düğün hediyesi olarak yazıldığı söyleniyor. Ahmed Arif denilince, hatta sadece şiir denildiğinde bile akla ilk gelen ve milyonlarca kişi tarafından bilinen “Hasretinden Prangalar Eskittim" şiirinin esin kaynağının da Leyla Erbil olduğu bu mektuplardan sonra çok daha net anlaşılıyor.

"Sabah gözlerimi sana açarım. Akşam, uykularımı senden alırım. Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikulade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmezki seni usandırır, sana gına getiririm. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum. Üşüyorum kapama gözlerini..." cümleleriyle yazdığı mektubu sonrasında belli kısımlarıyla şu şekilde dizeleşiyor;

"Dışarda gürül-gürül akan bir dünya

Bir ben uyumadım,

Kaç leylim bahar,

Hasretinden prangalar eskittim.

Yokluğun, cehennemin öbür adıdır,

Üşüyorum, kapama gözlerini...”

“Leylim-Leylim” şiirini de Leyla Erbil’e yollarken şunları söylüyor; “seviyorum bu şiiri. Hepsinden güzel oldu. Sana çalıyor. Tadıyla, havasıyla sana…”

Maalesef, bir podcast süresine sığamayacak kadar detaylı ve önemli bir konu aslında. Bu sebeple merak edenlerin önce Leyla Erbil ve Ahmed Arif’in yaşam hikâyelerini araştırmalarını, eserlerini okumalarını ve ardından bu mektuplara farklı bir gözle bakmalarını tavsiye ediyorum.

Sevginin her türlüsünün çok değerli ve bizi insan kılan şey olduğunun da altını çizerek kapanışı yapayım. Mektuplar üzerinden tanığı olduğumuz bu aşk ve sevgi, belki bildiğimiz anlamda bir mutlulukla sonuçlanmadı. Ama gördüğünüz gibi havada öylece dağılıp, yok olmadı da. Önce sahip olan kişiye bir şeyler hissettirdi, sonra ürettirdi ve bugün hala ezberimizdeki dizelerle birlikte yaşamaya devam ediyor. Ne mutlu sevgisini yaşayan bir şeye dönüştürebilenlere..

Beni dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

YORUM YAPILMAMIŞ

YORUMUNUZU GÖNDERİN